<%@ Language=VBScript %> Geçmişten Geleceğe

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın

 

Sn. Yavuz ALTAN'a gönülden teşekkürlerimizle, 

 

GEÇMİŞTEN GELECEĞE

Kutsal kitaplarımıza göre Havva anamızın hani o meşhur yasak meyveyi bilgi ağacından koparıp, Adem babamıza  yedirmesiyle, cennet bahçesinde mutlu halde yaşarken, herhalde cennette düşünülmesi istenilmeyen şeyleri düşünmeye ve hatta uygulamaya kalkarlar. Her ne kadar şeytanın bu işe ön ayak olduğu konusunda çeşitli spekülasyonlar varsa da kadın doğasını tanıdıkça, şeytanın günahını pek fazla alıyormuşuz gibi geliyor bize. Şaka bir yana, sonuçta Tanrı kızar ve Adem ile Havva'yı cezalandırmak amacıyla yeryüzüne gönderir. Konu hepimizin malumu, fakat dikkatimizi çeken iki olgu var, birincisi; söz konusu ağacın yasak meyvelerin yetiştiği herhangi bir ağaç değil de bilgi ağacı olması, ikincisi de Adem ile Havva'nın cinselliklerinin farkına varmaları. Cinselliklerinin farkına varmalarının doğal sonucu yaşandığında ortaya çıkacak ürün, üremelerinin, çoğalmalarının, dolayısı ile bir anlamda üçüncü bir varlığın Tanrının izni olmadan yaratılması anlamını taşımakta bize göre. Yaratıcılığın Tanrıya has oluşu ve Adem ile Havva'nın bunu kendi başlarına, bilmeden de olsa yapmaları, Tanrının neden kızdığını açıklıyor gibi. Sonuçta bilgi, insanın hamurunda olan yaratıcılığı, en ilkel haliyle olsa bile ortaya çıkarmış ve Tanrının gazabıyla karşılaşmıştır. Allah tabi ki, insan gibi sinirlenecek ve tavır alacak bir varlık değildir. Ben, insanı ve diğer tüm şeyleri sevgiyle yarattığına inandığımız Varlığı, değerlendirmeye çalışma densizliğinde bulunmuyorum. Yapmaya çalıştığım sadece bize mesaj olarak gönderilenleri yorumlamak ve doğruya ulaşmaya çalışmak.

Tekrar bilginin insanla buluştuğu ana gelelim, mitolojide konu biraz farklı ele alınmış olsa da sonuç aynıdır. Promethe ateşi çalıp insanlara getirir, insanlar ateşle tanıştıktan sonra eskisi gibi olmazlar, çünkü ateşle beraber gelen akıldır. Sonuç; hem Promethe hem de insanlar tanrıların gazabı ile tanıştılar. Hemen söylemek gerekir ki, Kutsal kitaplardaki Tanrı ile mitolojideki tanrıların aynı olduğunu tabi ki söylemek istemiyorum, ama dikkatinizi çekmek istediğim konu insanların bilgiyle tanışması ve onu elinde bulunduranın hiddetlenmesidir. İnsanların saygı gösterdikleri ama doğaları itibarıyla göremedikleri için pek de kabullenemedikleri şeyleri somutlaştırma eğilimleri gibi, kendilerine has olan insani özellikleri Tanrıya yakıştırmaları ve hatta kimi zaman bunu, Tanrı adına yaptıkları örnekleri pek çok olmakla birlikte bunun diğer bir çalışma konusu olduğunu düşünerek, bir başka yazıda irdelenmesini umarım.

Evet, insan şu veya bu şekilde ilk bilgiye ulaşır ve aklıyla onu kullanmaya başlar. Ateşi sadece ısınmak için değil, alet yapmakta da kullanır, sonra yaptığı aletlerle, başka ekipmanlar kurarak, daha seri olarak üretim yapmaya başlar. Bu gelişim burada anlatıldığı kadar kısa olmamasına rağmen, gelişmesinin grafiğini exponansiyel (üstel) bir denklem olarak, bir zaman ve gelişim periyodunda izleyebiliriz. Denklemin doğası itibarıyla  elde edilen grafiği basitçe izah etmek gerekirse; ilerleyen zamanla beraber gelişim yükselişini sürdürür, fakat gelişim bir birikimi meydana getirdiğinden, bu birikim gelişimin zamanla olan ilişkisi üzerinde olan  lineariteyi (doğrusallığı) giderek bozar ve geçen zaman dilimi içinde, gelişimin ivmesi sonsuza ulaşır. Bu denklem, bir elipsoidin izdüşümü olan elipsi ve onun koordinat eksenindeki parçasını simgeler ve bu simge, bana göre her şeyin her şeye dönüştüğü ve ölçebildiğimiz zamanın olmadığı, bildiğimiz fiziksel kanunlardan daha öte kanunların hüküm sürdüğü, o sonsuz döngüyü, o Tanrısal sarmalın temelini oluşturur.

Bu benim geometrik yorumum, antik çağlardaki felsefecilerin, böylesi geometrik bir saptama olmasa dahi, en azından anlam açısından pek çok olayda bu ifadeyi yansıttığını da görmekteyiz. Yaratılıştan başlamıştık,o zaman haydi; biraz önce andığımız gelişim zaman denklemi üzerinde devam edelim ve zamanımıza gelelim, sonrada kendi kendimize sorduğumuz soruları sizinle paylaşalım.

Madde, varoluş ve oluşma, bunlar eski Yunan felsefesinin ilk dönemine özgü kavramlardı. Bu dönem M.Ö 6. yy.da Thales ile başlar. Gerçi, Antik Yunan felsefesinin, ünlü diye tanınan eski Yunan filozoflarının ömürlerinin on-onbeş yılının doğuda doğu bilgeliğini öğrenerek geçirmeleri etkisinde olduğu, doğuda adı bile unutulmuş nice bilginlerden öğrenildiği gerçeği göz önüne alındığında, kavramlarımızın gerek tarihsel kökeni gerekse yaratıcı oluşumu açısından, eski Yunan geleneğinin doğa felsefesinin temelini oluşturduğu düşüncesinden vazgeçilmesi ve doğu felsefesinin özümsenmesi gereği hasıl olur. Fakat şimdilik yine kolaycılığa kaçarak elimizdeki kaynaklara göre antik Yunan felsefesinde devam edelim.

Filozoflar, her şeyi oluşum nedenini açıklayabilecek bir ana maddenin var olması gerektiğini düşünerek, Thales bunu su, Anaximenes hava,  Heraklitos ateş olarak kabul  ettiler.

Empedokles, tek ana maddeyle yola çıkarak şeylerin ve olayların çeşitliliğini açıklamakta güçlüğünden kurtulmak amacıyla, bircilikten ilk olarak çoğulculuğa geçen kişi oldu ve toprak, su, ateş  ve hava olmak üzere dört ana eleman kabul etti.

Anaxagoras sonsuz derecede küçük tohumlardan bahsederek, oluşum mekanizmasının temelinde bunların olduğunu ortaya atarak, modern atom bilimine bir yaklaşım yaratmıştır. Sonradan Leukippos ve Demokritos maddenin sadece dolgunluktan değil boşluktan ve boş uzaydan da oluştuğu fikrini ortaya atarak atomist filozoflar olarak kabul edilmişlerdir.

Platon atomist bir felsefeci değildi, Demokritos'a öylesine karşıydı ki tüm kitaplarının yakılmasını bile istediği söylenir. Fakat düşünceleri, Pitagoras okulunun öğretileri için temel oluşturmuştur. Bu öğretideki, enteresan nokta din ile matematik arasında dikkate değer bir ilişki kurulması olmuştur. Matematiksel biçimlendirme gücü ile, temelinde yatan o yaratıcı kuvvet arasındaki  ilişki, o zamandan bu yana insan düşünü üzerinde en güçlü etki yapan bir ilişki oluvermiştir. Fakat bu ilişki, ondan daha önceleri Hint rahip okullarında öğretilmekteydi.

Konumuz her ne kadar geçmişten geleceğe olsa da, geçmişte, özellikle doğa felsefesi üzerindeki konulara girmekten ziyade geleceğe daha fazla yer vermek isterim. Fakat şunu irdelemek gerekir ki, teknoloji ve bilim her ne kadar maddeci görünse de, gelişmelerin ana platformu olarak felsefeyi  ve hatta neye mal olursa olsun insanın yaratıcı ruhunun o üstün ön sezisiyle yakaladığı , ilahi bilimi kabul etmekteyiz.

Önceleri bilim adamları pek çok alandaki bilim dalını öğrenme ihtiyacı duyuyordu, bunlar genel olarak felsefe, doğa bilim, astronomi, matematik, tıp, fizik ve hatta simyayı içeriyordu. Fakat geometrik olarak artan bir bilgi birikimine sahip olmaya başlayan insan, bilim dallarındaki olağanüstü bilgi birikimi nedeniyle uzmanlaşma ihtiyacı duydu.

Ama bu bir son değildi, çünkü bu birikime sahip olmak, ilerleyen teknoloji üzerine yeni bir şey eklemek için yetersiz kalıyordu. Bunun için gerekli olan yöntem mümkün olduğu kadar bilginin, mümkün olduğu kadar hızlı işlenmesi ve değerlendirilmesi idi. Bunu doğal sonucu olarak bilgi teknolojisi dediğimiz bir yeni teknoloji doğdu ve teknolojideki klasik ilerleyiş, baş döndürücü bir ivme kazanarak tamamı ile şekil değiştirdi. Bilgi teknolojisinin en bilindik ürünü bilgisayarlardır, ama ilk modelleri yapıldığında büyük bir odayı tamamıyla doldurabiliyorlardı. Geçmişi pek de  eski olmayan bu modelin yaptığı işi basit bir hesap makinesinin yapıyor olmasından daha önemlisi, bu gelişmenin çok kısa bir sürede gerçekleşmiş olmasıdır.

Şimdi de teknolojik gelişmeler hakkında yapılan ilginç yorumlar ve de kehanetler için kısa bir ara verelim;

İskoçyalı fizik alimi Lord Kevin, şöyle demiş zamanında;

·        " Radyonun geleceği yok"

 1899'da   Amerikan Patent Dairesi Başkanı olan Charles H. Duell  üstün öngörüsünü şöyle belirtmiş;

" Artık  yeni  hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi."

Meşhur yazar H. G. Wells  1901'de

·        "Denizaltıların savaşta ne işe yarayabileceğini anlayamadım. En fazlasından mürettebatın boğularak ölmesine sebep olabilir." Diye düşünmüş.

1903'de Henry Ford' un kredi talebi üzerine otomotiv sektörünün geleceği konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü, herhalde at sevgisi ağır basmış olacak ki

·        "Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir." Demiş.

I. Dünya Savası'nda Fransız Orduları Başkomutanı olan Mareşal Ferdinand Foch, 1911'de

·        " Uçaklar hoş oyuncaklar. Ama askeri bir değerleri yok." Diye görüş belirtmiş.

Amerika'nın büyük film endüstrisi yöneticisi olan, Harry M. Warner 1927'de herhalde salt görsel sanat kaygıları taşıdığından olacak ki, o sıralarda yeni icat edilen sesli film hakkında

"Artistlerin konuşmalarını kim duymak ister ki?" Demiş.

1944'de Twenty Century Fox'un başkanı olan Daryik F. Zanuck, televizyon için daha o zamanlar "aptal kutusu" tanısını koymuş olacak ki,

·        "Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam böyle bir kutuya bakmak istemez." Demiş, ama yanılmış galiba.

Popular Mechanics Dergisi, 1949'da

·        "Bilgisayarlar gelecekte belki sadece 1,5 ton ağırlığında olacaklar."

Diyerek, bilim dünyasındaki misyonunu yerine getirmiş.

Son ileri görüşlü kişimiz ise Kenneth Olsen, Digital Equipment Corp.' ın (bir bilgisayar firması) 1977'deki başkanı, yorumsuz sunuyorum.

·        "İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmaları için herhangi bir neden göremiyorum."

Bu kelamları edenleri bugün buruk bir gülümsemeyle anıyoruz. Bu gün hangi bilim dalına bakarsanız bakın, bilgi teknolojisinin girmediği alan yoktur. Fakat insanoğlu, sadece bilginin mümkün olduğunca hızlı işlenmesi ve dolayısı ile bu hesaplamaları ve tasarımları kendi yapmama lüksüyle yetinmedi, kendi yerine düşünecek tasarımların peşinde koşmaya başladı. Bugün bilgi işlem teknolojilerindeki önemli çalışmalardan bir tanesi yapay zeka uygulamalarıdır. Yapay zekadan kasıt, kendi kendine öğrenebilme  yeteneğine sahip, insanlar gibi tecrübeler edinip, bunları depolayıp uygulama yeteneğine sahip tasarımlardır. Hele hafıza entegrelerinin, inorganik madde yerine, proteinlerle imal edilme projesi, başka bir deyişle organik hafıza meydana getirilmeye çalışılması... Ne dersiniz? Nereye gidiyor bu insanlar?, Acaba organik bir beyin mi imal etmeye çalışıyorlar?

Organik boyut, normal mikroskoplarla görülebilen, canlıların varlıklarını borçlu oldukları boyuttur. Bu uzayda hücreler, yumurtalar, polenler, alyuvar ve akyuvarlar, bilinçli veya bilinçsiz küçücük canlılar bulunmaktadır. Tüm bu organik elemanlar bireysel veya toplu olarak hayatı belli bir süre sürdürmek için bazı bilgilerle yüklüler. Bu bilgiler yeni, yeni deşifre edilmekte ve bu boyutla insanoğlu oynamakta, onu araştırmaktadır. İnsanoğlu uzun zamandan beri bu boyutta seyahat yapabilmektedir. İşte bu boyuttan güncel olarak duyduğunuz klonlama, suni dölleme, DNA’ lar, yeni tip tohumlar, savaşçı böcekler, yeni mikroplar ve benzerleri çıkmaktadır. İnsanoğlu zamanla bilgisini arttırdıkça, bu boyutu tamamen fethedecek ve kontrolü sağlayabilecektir.

Atom boyutu ise tamamen farklı bir bütünlüğe ve yapıya sahiptir. Bu boyutta bildiğimiz anlamda canlılar bulunmamaktadır. Nanoteknoloji işte bu boyutta devreye girer. Moleküler nanoteknoloji, molekül boyutunda makineler üreterek, bu makinelerle insanlığın hizmetinde üretimler yapmaktır. Nano kelime olarak cüce demektir. Yani cüce makinelerin, doğa kanunlarına saygılı olarak ve insanların kontrolünde, herhangi bir ağaç olmadan odun veya yaprak üretmesi, insan vücuduna enjekte edildiğinde nezle virüslerini veya kanserli hücreleri imha etmesi, nano transistörler ve nano yarıiletkenler gibi.

Ama şu anki teknolojimizle çok övünmeyelim, her ağaç yaprak yapmaktadır ve üretilen her bir yaprak şu ana kadar üretilmiş tüm uzay araçlarından ya da Silicon vadisinde en son teknoloji ile üretilmiş bir mikro chipten daha teknolojiktir. Hem de o ağaçlar yapraklarını üretirken, ne gürültü, ne ısı, ne zehirli gaz üretirler, insan gücü de harcamazlar, aksine hava kirliliğine engel olurlar. Bu da sahip bulunduğumuz teknolojinin, ilahi teknoloji karşısındaki şu anki durumudur.

Sadece gelişme süreci olarak da izlenebilecek,  bizce çağımızın devrimleri olarak kabul ettiğimiz bilgi teknolojisi ve nanoteknolojinin bir felsefi yaklaşımı yok gibi görünür. Fakat bunun sebebinin şimdiki gelişmelerin hızı nedeniyle, klasik felsefe enstrümanlarının yetersiz kaldığı düşüncesindeyim.

“Sanal dünya” denilen kavram, bilgi teknolojisi sayesinde literatürümüze yerleşmiş bir kavramdır. Genel anlamıyla bu kavram, gerçekte olmayan ama varmış gibi yaratılan bir dünya anlamını içerir. Ama bu dünya tamamı ile sayılardan oluşan, başka bir deyimle sayısallaştırılmış bir dünyadan oluşur. Ki, bu sayısal dünya 2’lik sayı sistemi ile dizayn edilir ve bu sayılar 0 ve 1’dir. 1 sayısı, tekliği ve birliği ifade eder ve anlamı çok kesindir. 0 ise enteresan bir sayıdır, toplama ve çıkarmada etkisiz olmasına karşın  çarpmada yutan bir elemandır. Bir sayıyla bölmeye kalkışırsanız sonuç gene 0’dır, ama bir sayıyı 0’la bölmeye kalkarsanız sonsuz sonucunu elde edersiniz. Kısaca söylemek gerekirse 1 ve 0 sayıları, birliği, tekliği ve sonsuzu sembolize etmektedir bana göre. Sayıların gizemi hakkında söylenecekleri başka bir yazıya bırakalım ve sanal dünyamıza geri dönelim.

İnsanın görme duyusu tamamıyla sanal bir olaydır. Kısaca söylemek gerekirse, görüntüden yansıyan ışınlar gözün retina tabakasınca algılanırlar, başka bir deyişle retina tabakası ışınlarla uyarılır, bu uyarım neticesinde sayısallaştırılan görüntü, gerekli sinirler sayesinde, kimyasal elektrik yoluyla beyne ulaştırılır. Beyin görme merkezinde, deşifre edilen bu sayısal bilgi görüntüyü oluşturur ve biz gördük deriz. Böylesi biyonik bir göz İtalya’da geliştirildi ve görme sinirleri sağlam olan insanlarda denendi ve sonuç alındı. Fakat bu hala geliştirme aşamasında olduğundan ve henüz doğanın o üstün teknolojisine erişemediğimizden, görüntüleri siyah-beyaz olarak iletebiliyor,  fakat biz ileride renklinin de gerçekleşebileceğine inanıyoruz.

Biraz kafamız karıştı ama, hani “ben gördüğüme inanırım “ lafı tarihe mi karışıyor acaba? Eğer gördüğüm şey matematiksel olarak ifade edilebiliyorsa, herhangi bir görüntüyü sayısallaştırıp görme merkezime yollayabiliyorsam, nasıl birbirimizi görüyorsak aynı efekt beynimizde de oluşabiliyor olacaktır. Gördüğümüzün sanal olup olmadığını nereden bileceğiz? Yoksa gördüğümüz her şey aslında sanal mı?

Bugün ki teknolojide koku transferi de mümkün, yani gerekli bir donanıma sahip bir bilgisayara sahipseniz, ama karşı tarafında aynı donanıma sahip olması gerekir, mesafe ne olursa olsun diğer taraftaki ortamda olan kokuların tamamını duyabilirsiniz. Tekrarlamaya belki gerek yok ama, yine de söylemeden geçmeyelim, söz konusu transfer yine sayısallaştırma yolu ile oluyor. Böyle bir ortam yaşadığınızda, aldığınız kokunun sanal olarak ulaştığını bilip, kokuyu bile, bile inkar edemeyeceğiz herhalde, “sanal ise gerçek değildir” diyoruz peki gerçek nedir? Ya da sanal olmayan nedir acaba?

Bundan 10-15 sene sonra hologramlarla televizyon seyredip, Louvre müzesini kendi evimizdeyken rahat, rahat gezebileceğiz, daha şimdiden özel bir başlık tertibatı ile bilgisayarın sunduğu sanal ortamda, kendinizi sanki o ortamın içindeymişsiniz gibi hissedebiliyorsunuz. Peki gelişen teknolojiyle beraber o sanal ortamı sadece görsel değil, beş duyunuzla hissettiğinizde ne olacak dersiniz? Uykuda rüyalarımızı yaşarken dahi o anda gerçek olduğuna yemin edebileceğimiz anları biliyoruz, peki biz bunu sanal olarak yaşadığımızda ne diyeceğiz acaba? Şunu diyebilirsiniz “Ama biz sanal ortama girerken neye gireceğimizi biliyoruz, dolayısıyla sanal olduğunun bilinci içersinde oluruz”, o zaman hemen akla başka bir soru geliyor, uykuya yatarken muhtemelen bir rüya göreceğinizi bilmiyor muydunuz?

 Ya da daha önemlisi acaba yıllarca önce tasavvuflar, bu dünyanın sanal olduğunu fark edip beş duyularıyla girdikleri dünyanın yalan olduğunu söylediklerinde, sizin sanal dünya hakkında söylediklerinizin gerçek biçimini yansıtmıyorlar mıydı? ve kutsal kitaplarda defalarca bahsedildiği gibi bu dünyanın aslında gerçek olmadığı, bu dünyadan sahip olunacak bir şey olmadığı  ve “sonunda bana döndürüleceksiniz” kelamı neyi kastediyor acaba?

Bilgisayarın hazırladığı sanal dünyaya girilip, sonra da çıkıldığında gerçek yaşama döndüm diyebiliriz, çünkü uykudan uyandığımızda da aynı şeyi söylüyoruz, acaba fiziksel olarak öldüğümüzde de aynı şeyi söyleyecek olamaz mıyız?

Uğruna savaşlar verdiğimiz, sevdiğimiz, kan akıttığımız, hırslandığımız, kinlendiğimiz, sevap ya da günah işlediğimiz dünyanın bizce sayısal bir algoritma olarak görülmesi şaşırtmasın sizleri. Bunları yıllarca kutsal kitaplarda okuduk, nice düşünürler gönül yoluyla buldular bunları, bizlerse denklemini kurduk sadece.

Zaten nereye gidiyoruz ki? Bugün klonlama yapabiliyoruz. İlk klon insan 6 ay sonra doğacak, daha sonra yapılacak çalışmalarda klon insanı beklemek için 9 ay beklemek gerekmeyeceği açıktır. Süresini şimdiden söylemek güç ama, 1 dakika içinde klonlama işlemini tamamlar hale geldiğimizde ve insanoğlunun bilgi birikimini bu canlıya yüklediğimizde ve ondan aldığız DNA larla 1 dakika sonra o birikimin daha fazlasına sahip bir canlı ortaya çıkardığımızda insan evriminin nasıl olacağını düşünmek için fazla zorlanmak gerekmiyor. Bunun anlamı, normal şartlarda yüzyıllar boyunca meydana gelebilecek evrimi yaklaşık yarım saat içinde başarabileceğiz olmaktadır.

Kendi evrimini bu denli hızlandırıp mükemmelleştirebilen, nanoteknoloji ile doğanın yaptığı üretimi gerçekleştirebilecek olan, DNA’nın tanrısal şifresini matematikselleştiren, yaşam ortamlarının kopyasını çıkarıp daha da ileri gidip yeni yaşam alanı ortaya çıkartabilecek insan nereye gidiyor sizce? Acaba daha önce bahsettiğimiz sonsuz elipsoidin ne olduğunu anlayacak mı?

Zaman ve mekan hakkında  şu ana kadar bildiğimiz ölçme metotlarının, sadece bu sanal dünyamızın görünen tarafını algıladığını fark edip, evrenin ilahi matematiğini ve ölçme sistemini bulabilecek mi? Veya karşılaşacağı ve artık yüzleşip O’nun değil de aslında kendinin ne olduğunu anladığı o ana mı gelecek? Gelişmelerin sonunda varacağı kendini yaratma düzleminde, acaba çamurdan ilk çıktığı yere mi geri dönecek? Yani yaratılışından hemen önce olan ana mı? Ve ancak o zaman mı anlayacak sonsuz döngünün elipsoidini? Belki de, gelişim sırasında şu ana kadar bazı   inisiyelere nasip olan, ölmeden önce ölümü tatmanın gerçek şerefine nail olacak. Ama gelişim ve sonuç ne olursa olsun, varacağımız noktanın O olacağını biliyoruz. O’nun kendinden üflediği ruhumuz ve O’ndan aldığımız yaratıcılık mirasıyla yine O’na döneceğiz.

Yazımızı Yunus Emre’nin şu deyişiyle tamamlayalım “Bir ben var benden içeri, benden ileri” ve haddimiz olmadan ekleyelim; “ ve o ben, ilerde kavuşacağımız günü bekler içerimde”

Konuları mümkün olduğu kadar konsantre vermeye çalıştım ve doğaldır ki bu yüzden birtakım noktalarda soru işaretleri bırakmış olabilirim. Bu tür konulardaki sorularınıza elimden geldiği kadar yanıt vermeye çalışacağım.

Sevgiyle kalın...

Yavuz  ALTAN

30.05.2001

 



 

 YUKARI

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın